• PSİKANALİZE GİRİŞ

  • KENDİLİK VE NESNE
    İLİŞKİLERİ

  • PSİKANALİZ

  • PSİKANALİTİK
    PSİKOTERAPİLER

  • PSİKANALİZLE
    SANAT-I-YORUM

ÖZDEŞ OLUŞ ENERJİSİ, AKIŞKAN ÖZDEŞLEŞİM ve ÖZDEŞLİĞİN ÇEKİM GÜCÜ

ÖZDEŞ OLUŞ ENERJİSİ, AKIŞKAN ÖZDEŞLEŞİM ve ÖZDEŞLİĞİN ÇEKİM GÜCÜ

Freud’un Narsisistik Libido İle İlgili Açıklamalarının Tarihsel Seyri

Freud narsisistik libido kavramını ilke kez 1905’te Cinsellik Üzerine Üç Kuram makalesinde kullanmıştır. 1914’teki Narsisizm Üzerine[1] makalesinde şunları yazar:

  • “Uyku durumu da, libidonun nesnelere yönelik konumlarının öznenin kendisine (kendiliğine [AAK’nin eklemesi]), ya da daha kesin biçimde, yalnızca uyuma arzusuna doğru narsistik bir şekilde geri çekilmesini ima etmesi bakımından, hastalığa benzer.”

Burada Freud narsisizmi, libidonun kişinin kendisine geri çekilmesi olarak yorumlamıştır. Daha sonra bunu kendini önemseme ve tümgüçlülük üzerinden tanımlaması narsisizm ile kendilik arasındaki bağlantı üzerinde baştan beri düşünmüş olduğunu gösterir:

  • “Her şeyden önce, kendini önemseme (“self” regard) bize göre benliğin büyüklüğünün bir ifadesi olarak görünür; bu büyüklüğü belirleyen çeşitli unsurların ne olduğu önemsizdir. Bir kişinin sahip olduğu ya da başardığı her şey, deneyiminin doğruladığı ilkel her türlü tümgüçlülük (omnipotens) kalıntısı, onun kendini önemsemesini artırmaya yardımcı olur.”

Freud “kendini önemseme” yerine “kendiliği önemseme” ifadesini kullansa ya da biz onun yazdıklarında “self” kelimesini kendilik kavramı olarak ele alsak onun kendilik kavramı ile ilgili temel tespitler yaptığını görürüz. Freud, dürtüleri cinsel ve benlik dürtüleri olarak ikiye ayırmıştır. Narsisistik libidoyu, nesneye yapılan yatırım ile kıyaslamış ve biri arttığında diğerinin azaldığını saptamıştır. Bu tespit “ödipal” aşkta doğruluğunu korumaktadır: kendini seven başkasına âşık olamaz, âşık olan kendini sevemez. Diğer yandan kişi, benzer özellikleri (cinsiyet, ırk, dil, din) olan kişileri severken aynı zamanda kendisini de sever.

  • “Cinsel dürtüler ile benlik dürtüleri arasındaki ayrımımıza başvurduğumuzda, kendini önemsemenin özellikle narsistik libidoya bağımlı olduğunu kabul etmeliyiz. Burada iki temel olgu bize destek olur: parafreniklerde (şimdi paranoid şizofreni tanısı alan hastalarda [AAK’nin eklemesi]) kendini önemsemenin artmış olması, oysa aktarım nevrozlarında azalmış olması ve aşk ilişkilerinde sevilmemenin kendini önemsemeyi düşürmesi, sevilmenin ise yükseltmesi. Belirttiğimiz gibi, narsistik nesne seçiminde amaç ve doyum, sevilmektir.”[2]

Freud, narsisistik libidinal yatırımı idealler, gruplar ve hemcinslerle ilişkiler açısından da değerlendirir. İdealler, gruplar ve hemcinslerle ilişkiler narsisistik ilişki biçimleri için daha doğru örneklerdir çünkü benzerlikler ve kimlik üzerinden yapılanır.

  • “Benlik ideali, grup psikolojisinin anlaşılması için önemli bir yol açar. Bu idealin bireysel yönünün yanı sıra toplumsal bir yönü de vardır; o aynı zamanda bir ailenin, bir sınıfın ya da bir ulusun ortak idealidir. Bu ideal yalnızca kişinin narsistik libidosunu değil, aynı zamanda hemcinslere yönelik libidosunun da önemli bir kısmını benliğe geri çevirerek bağlar. Bu idealin gerçekleşmemesinden doğan doyumsuzluk, hemcinslere yönelik libidoyu serbest bırakır ve bu da suçluluk duygusuna (toplumsal kaygıya) dönüşür. Başlangıçta bu suçluluk duygusu, ebeveynlerin cezasından duyulan korku, ya da daha doğrusu, onların sevgisini yitirme korkusuydu; daha sonra ebeveynlerin yerini belirsiz sayıda hemcins alır.” S. 101

Freud burada benlik idealini kimlik ile ilişkilendirir. Durumu hemcinsler üzerinden ele alması benzer kimliğe sahip olanların yarattığı idealizasyonun altını çizer. Bunun gerçekleşememesi suçluluk yaratır der aslında daha baskın duygu değersizliktir.

Freud, 1917’deki temel metni Yas ve Melankoli’de[3] de narsisistik libidonun, benliğin saldırganlığı kendiliğe yöneltmesini engellediğini belirtir. Böylelikle narsisistik libido benlik dürtüsü olarak kendiliği korur.

  • “Melankoliyi bu denli ilginç—ve bu denli tehlikeli—kılan intihar eğiliminin gizemini yalnızca bu sadizm çözer. Benliğin kendine duyduğu sevgi o kadar büyüktür ki—ki biz bunu, dürtüsel yaşamın çıktığı ilk durum olarak tanımış bulunuyoruz—ve hayati bir tehdit karşısında açığa çıkan korkuda gözlemlediğimiz narsistik libidonun miktarı o kadar fazladır ki, bu benliğin kendi yıkımına nasıl razı olabildiğini tahayyül edemeyiz.” S. 252

Eğer kişinin benliği; kendiliğini kaybettiği nesneden, sevgisini nefretten ayırt edemezse melankoli ortaya çıkar. Kendiliğin ve nesnenin, sevginin ve nefretin kaynaşıklığı kayıp ile birlikte bir yok oluşu, intiharı getirebilir.

Freud 1919’da[4] narsisistik nevrozları açıklamak için narsisistik libido kavramını ortaya attığını belirtir. Maalesef benlik ve kendilik ayrımı henüz kavramsallaşmadığı için “narsisistik libido” kavramı bir ilerleme olsa da yeterli katkıyı yapmamıştır.

  • “Libido kuramının narsistik nevrozlara genişletilebilmesi ancak ‘narsistik libido’ kavramının ortaya atılması ve uygulanmasından sonra mümkün olmuştur — yani, cinsel enerjinin bir miktarının doğrudan benliğe bağlandığı ve doyumu benliğin kendisinde bulduğu bir kavram; tıpkı doyumun normalde yalnızca nesnelerde bulunmasına rağmen burada benlikte bulunması gibi.” s. 209

Hartmann’ın Narsisistik Benlik Yatırımı ve Benlik Dürtüsünün “İlgi” Yaratması

Freud[5], benliği bir libido deposu, rezervuarı olarak tanımlamıştır. Ona göre libido bu depodan çıkar, nesneye gider ya da bu depoya döner. Hartmann, durumun böyle olmadığını narsisistik libidonun benliğe değil kendiliğe yatırıldığını saptadıktan sonra narsisizm olgusu ve bununla ilişkili psikopatolojiler daha iyi açıklanabilmiştir.

Freud, narsisistik libidoyu benliğin kendiliği koruma dürtüleri ile özdeşleştirince nesneye yönlenen libidodan farklı bir şey söyler ama maalesef yine cinselliğe bağlar.

  • “Benlik artık cinsel nesneler arasında yerini bulmuştu ve hemen onlara verilen en önde gelen konum kendisine verilmişti. Bu şekilde benlikte yer bulan libido, 'narsistik' olarak tanımlandı. Bu narsistik libido da, elbette, söz konusu sözcüklerin analitik anlamında, cinsel dürtünün bir tezahürüydü ve zorunlu olarak, daha en baştan beri varlığı kabul edilen 'kendini-koruma dürtüleri' ile özdeşleştirilmeliydi.
  • Böylece, benlik dürtüleri ile cinsel dürtüler arasındaki özgün karşıtlık yetersiz kalmış oldu. Benlik dürtülerinin bir bölümünün libidinal olduğu görüldü; cinsel dürtüler—muhtemelen başkalarıyla birlikte—benlikte işliyordu.”

Burada Freud’u kuramsal açıdan çıkmaza sokan durum narsisistik libido kavramı aracılığıyla narsisistik yatırım ile cinsel dürtüleri ayrıştırmak yerine birbirlerine yaklaştırması olmuştur. Narsisistik libido kavramı ile Freud, narsisizm ve libidoyu bir araya getirse de buradaki ruhsal yatırımı benliğin yaptığı libidinal yatırımdan ayrıştırmak gerekir. Benliğin kendilik ile ilişkisi de dürtüseldir ve bir kendilik-nesne ilişkisi biçimindedir. Hartmann’ın bir diğer katkısı da bu ayrıştırmayı yapması olmuştur. Hartmann, “libido benliğe geri çekildi” derken benliğin libidoyu “kendiliğin üzerine çektiğini”, “kendini sevme”nin “kendiliğe yatırım yapma” olduğunu belirtmiştir. Buna narsisizm değil “narsisistik benlik yatırımı” demeyi uygun görmüştür. Hartmann “kendiliği” koruma dürtüsü hakkında: “Bu dürtü, cinsellik ve saldırganlıktan farklı olarak ‘ilgiler’ yaratmaktadır.”, der. Cinsellik ve saldırganlıktan yani dürtüsel yatırımdan farklı bir yatırım biçimi vardır. Normal gelişimde çocuğu cinsellik ve saldırganlık dürtülerinden koruma, anne-babanın çocuğun kendiliğinin sağlıklı gelişimi için sağladığı bir korumadır.

Özdeş Oluştan Gelen Enerji

Bu veriler ışığında “narsisistik libido”yu farklı kelimelerle tanımlamak ve libidodan ayrıştırmak gerekir. Bunu, “özdeş oluş enerjisi” olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Eğer bu durum benliğin “kendi olma potansiyelini” önemseme olarak tanımlanırsa sağlıklı ve patolojik narsisizmi ayırt etmek daha kolay olabilir.

  • “Ama şimdi cinsel dürtüyü, her şeyi koruyan Eros olarak tanımaya ve benliğin narsistik libidosunu, beden hücrelerini birbirine bağlayan libido stoklarından türetmeye cesaret ettiğimize göre, kendini-koruma dürtülerinin libidinal niteliği üzerinde daha da fazla durmamız gerekmektedir. Fakat şimdi aniden başka bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Eğer kendini-koruma dürtüleri de libidinal bir yapıya sahipse, acaba yalnızca libidinal dürtüler mi vardır?” S. 51-52

Burada Freud[6], libidoyu hücresel düzeye indirgediğinde dürtüsel olandan ayrıldığını görürüz ve genetik oluşa yaklaşır. Sorusuna: “Kendiliği ve kendilik enerjisini benliğin yaptığı libidinal ya da agresif yatırımlardan farklı düşünmek gerekir.” diye yanıt verebiliriz. Buradaki ruhsal enerji benliğin bir dürtüsel yatırımı gibi olmaz kendilik doğal olarak, “özdeş oluş enerjisi” ile bir yatırım, çekim, itim ve hareket gücü taşır. Özdeş hissettiklerini enerjisiyle çeker, kendine benzemeyenleri iter; tanınırsa yaklaştırıcı, tanınmazsa uzaklaştırıcı bir enerji yüklenir. Bu enerji, yatırımını bir eylemle yapmaz, temelde, kendiliğin doğal oluş hali bir enerji taşır. Libidinal yatırım enerjisini cinsel organlardan alırken kendilik enerjisini tiroid bezinden alır.

Özdeş oluş enerjisini kendiliğin doğası belirler. Irklar üzerinden anlatırsam benlik, kişinin hangi ırktan olduğuna, o kişinin ne kadar ırkçı olup olmadığına bakarak karar verir. Narsisistik, özdeş oluş enerji ise kendiliğin doğasıyla ilgilidir, sarı benizli bir ırka üye olan kişinin deri rengi doğal olarak bir çekim gücü yaratır. Sarı benizlilerin olduğu ve bulunduğu yerde bir toplanma, çekim ve itim gücü yaratır. Özdeş oluş, enerjisini doğasından alır.

1923’teki Freud’un Benlik ve Altbenlik[7] metnine gelirsek burada Freud, nesneye yapılan yatırımın narsisistik libidoya dönüşmesi için cinsellikten arındırılması gerektiğini belirtir ve buna yüceltme der. Aslında Freud’un kuramında yüceltme, libidinal dürtünün yasaklanması ve yer değiştirmesi ile ortaya çıkar ve nesneye yapılan libidinal yatırımdan türer. Ama tabi ki narsisistik bir yönü vardır çünkü kişi libidinal yatırımını ilk önce kendisinin ve sonra içinde bulunduğu toplumun yararına olarak yüceltir.

  • “Bu şekilde gerçekleşen nesne-libidosunun narsistik libidoya dönüşümü, açıkça cinsel amaçlardan vazgeçmeyi, yani bir tür cinsellikten arındırmayı (deseksüalizasyonu)—dolayısıyla bir tür yüceltmeyi (süblimasyonu)—ima etmektedir.
    Gerçekten de şu soru ortaya çıkmakta ve dikkatlice ele alınmayı hak etmektedir: Bu yol, yüceltmenin evrensel yolu değil midir? Tüm yüceltme işlemi, cinsel nesne-libidosunu narsistik libidoya dönüştürerek işe başlayan ve ardından belki de ona başka bir amaç kazandıran benliğin aracılığıyla gerçekleşmiyor mudur?
    İlerleyen bölümlerde şu soruyu da ele almamız gerekecektir: Bu dönüşüm başka dürtüsel kader değişimlerine de yol açabilir mi? Örneğin, birbiriyle kaynaşmış olan çeşitli dürtülerin çözülmesini (defüzyonunu) de beraberinde getirebilir mi?” S. 30

Freud’un sorularını düşününce yüceltme işlemini üç aşamaya ayırıyorum. İlk yüceltme hali narsisistiktir ve kişinin tamamen kendi yararına işler. Ebeveynden ceza görmemek adına dürtüsünü bastırır ve yer değiştirir. İkinci aşamadaki yüceltme hem kişinin kendine hem toplumun yararına işler ve içinde bir miktar altruizm taşır. Üçüncü aşamada olgun yüceltme kişinin hem kendisinin hem toplumunun hem de doğanın yararına dürtüsünü yüceltmesidir. Böyle bir yüceltme önce narsisistik sonra altruistiktir ve daha sonra gerçekçidir. Günümüz medeniyeti olgun yüceltmeden çok uzaktadır. İklim krizi ile yaşanan felaketlerle belki bunu öğrenecektir ama batı medeniyeti bunu yapamayacaktır.

Freud son tanımlamalarında narsisistik libidoyu cinsellikten arındırmaya çalışmıştır. Libido ve cinsellik dışında düşünememesi onu çıkmaza sokmuştur. Halbuki “Narsisizm Üzerine Bir Giriş”[8] yazısında narsistik nesne ilişkisinin benzerlerin çekimi olduğunu, “oluş” ve özdeş olma ile ilgili olduğunu kendisi açıklar.

  • “Bu saptamalar aracılığıyla buraya kadar anlatmaya çalıştıklarım, bir nesne seçimine giden yolların kısa bir özetiyle sonlandırabilir: Kişi narsistik tipe uygun olarak
  • a) kendisinin olduğu şeyi (yani kendini)
  • b) kendisinin bir zamanlar olduğu şeyi
  • c) kendisinin olmak istediği şeyi
  • d) bir zamanlar kendisinin parçası olmuş bir şeyi ve bunların yerini alan bir dizi ikame nesneyi sevebilir.”

İleriki sayfalarda[9] yüceltme ve ülküleştirme arasındaki şu ayrımı yaparken ülküleştirmeyi dürtülerden ayırır:

  • “Yüceltme, nesne libidosunu ilgilendiren bir süreçtir ve içgüdünün kendisini cinsel tatminden başka ve uzak bir amaca yöneltmesini içerir; bu süreçte vurgu, cinsellikten uzaklaşmadadır. İdealizasyon ise nesneyi ilgilendiren bir süreçtir; idealizasyon sayesinde nesne kendi doğasında herhangi bir değişiklik olmadan öznenin zihninde büyütülüp ülküleştirilir. İdealizasyon nesne libidosu alanında olduğu gibi ben libidosu alanında da mümkündür. Örneğin bir nesneye cinsel olarak aşırı değer verilmesi onun bir idealizasyonudur. Yüceltme içgüdüyle, idealizasyon ise nesneyle ilgili bir şeyi tanımladığı ölçüde bu iki kavram birbirinden ayırt edilmelidir.”

Bu durumda ülküleştirme, yani narsisistik ilişki biçimi kendiliğin oluşu ve nesneyle özdeşliği üzerinden kurulur.

Laplanche&Pontalis, Psikanaliz Sözlüğü’ndeki “Yaşam Dürtüsü” bölümünde yaşam ve ölüm dürtüleri, cinsellik ve narsisistik libido arasındaki bağlantıları şöyle açıklar:

  • “Freud, ölüm dürtüleri ile yaşam dürtüleri arasındaki büyük karşıtlığı, çalışmalarının sonuna dek savunacağı biçimiyle, ilk kez “Haz İlkesinin Ötesinde” (1920g) adlı eserinde ortaya koymuştur. Ölüm dürtüleri, yaşamsal birliklerin yıkımına, gerilimlerin mutlak eşitlenmesine ve varsayılan inorganik, tam bir dinginlik haline dönüşe yönelir. Yaşam dürtüleri ise yalnızca mevcut yaşamsal birlikleri korumaya değil, aynı zamanda bunlara dayanarak yeni ve daha kapsayıcı birlikler oluşturmaya da eğilimlidir.
  • Böylece, hücresel düzeyde bile, ‘yaşayan maddenin parçalarını bir araya getirmeye ve bir arada tutmaya çalışan’ bir eğilim olduğu söylenmektedir. Bu eğilim, bireysel organizmada da bulunur; zira organizma birliğini ve varlığını sürdürmeye çalışır (kendini-koruma dürtüleri, narsistik libido). Cinsellik ise, kendini dışavuran biçimlerinde, bir birleşme ilkesi olarak tanımlanır (kişilerin birleşmesi —cinsel birleşme—, gametlerin birleşmesi —döllenme— gibi).”

Sonuçta başta narsisistik libido denen “özdeş oluş enerjisi”, kendiliğin var olmasını ve varlığının sürmesini sağlar ve buna hizmet etmek benliğin görevleri arasındadır. Freud’un yanlış tanımladığı bir diğer durum bunun bir nesne seçimi olmasıdır. Narsisistik ve anaklitik nesne ilişkileri nesne seçimleri değildir. Genetik olarak belirlenir ve yaşamda kalmak için doğal olarak ortaya çıkarlar. Zaten doğuştan var olageldikleri ve benlik zayıf olduğu için seçim olamazlar.

Freud narsisizmi anne-çocuk ilişkisi açısından tanımlamadığı için açıklamaları belirsiz kalmış ve yeni kavramsallaştırmalara evrilememiştir. Klein’ın ilkel savunma mekanizmalarını ve kendiliğin nesne ile ilkel ilişkilerini açıklaması ve ardından Winnicott’ın tümgüçlülüğün evrimini anne-bebek ilişkisi üzerinden açıklaması ile süreç açıklığa kavuşmuştur.

Katıksız Dişil Öğenin Nesne İlişkisi: Özdeşlik

Ama ben narsisistik ilişkinin temel kuruluş biçimi açısından Winnicott’ın farklı bir kavramsallaştırmasından yararlanacağım çünkü kendiliğin oluşunu ve nesneyle özdeş olmanın rolünü en iyi Winnicott açıklamıştır:

  • “Bir bebek büyürken kendilik duygusunun ve bir kimliğin oluşmasının psikolojisi sonunda ne kadar karmaşık bir hal alırsa alsın, kendilik duygusu VAR OLMA anlamındaki bu ilişki dışında başka hiçbir yerde ortaya çıkmaz. Bu var olma duygusu bir olma fikrinden önce gelir, çünkü henüz ortada özdeşlikten başka hiçbir şey yoktur. İki aynı kişi kendilerini bir hissedebilir, ama benim incelediğim yerde bebek ve nesne birdir. Birincil özdeşleşme terimi belki de tam bu anlattığım şey için kullanılmıştır; zaten ben de burada bu ilk deneyimin sonraki bütün özdeşleşme deneyimleri için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu göstermeye çalışıyorum. Dışa ve içe yansıtmalı özdeşleşmelerin her ikisi de buradan kaynaklanır; burada ikisi aynı şeydir. İnsan yavrusunun gelişiminde ben oluşmaya başlarken katıksız dişil öğenin nesne ilişkisi adını verdiğim şey belki de bütün deneyimlerin en basiti olan var olma deneyimini kurar.”

Winnicott’ın deneyimlerin en basiti dediği durum aynı zamanda narsisistik çekirdektir. Anne ve baba bebeği yaratmaktadır. Eğer yıllarca devam eder ve azalmazsa patoloji oluşturabilecek olan bu narsisistik özdeş olma ilişkisi, yaşamın başında var olmanın temelini atar. Winnicott şöyle ekler:

  • “Katıksız, damıtılmış, saf dişil öğenin incelenmesi bizi OLMAYA götürür; kendini bulmanın ve var olma duygusunun tek temeli de budur. (Bir iç geliştirme, içerme kapasitesi, içe ve dışa yansıtma mekanizmalarını kullanma ve dünyayla bu mekanizmalar aracılığıyla ilişki kurma kapasitesi de bunun sonucudur.)” s. 107

Winnicott, yukarıdaki gibi hasedi de bu özdeş oluş halinin sonrasına koyar, özdeş oluşun gerçekleşip gerçekleşmemesine bağlar.

  • “Sözünü ettiğim bu son derece incelikli şeyi yapabilen anne, "katıksız dişil" kendiliği memeye haset duyan bir çocuk yaratmaz, çünkü bu çocuk için meme kendiliktir, kendilik de meme. Haset, ancak meme VAR OLMAYI başaramadığında kullanılabilecek bir terimdir.” S. 107

Ve bu var olma halinin dürtü ile ilişkisinin olmadığının altını çizer:

  • “Bu düşünceler beni oğlan ya da kız bebeğin katıksız eril ve katıksız dişil yönleri hakkında ilginç bir önermeye götürdü. Bu katıksız dişil öğe açısından nesne ilişkisinin dürtüyle (ya da içgüdüyle) hiçbir ilgisi olmadığı noktasına vardım. İçgüdüsel dürtü tarafından desteklenen nesne ilişkisi, kişiliğin dişil öğenin bulaşmadığı eril öğesinden kaynaklanır.” S. 107

SAĞLIKLI NARSİSİSTİK İLİŞKİ DİNAMİKLERİ DÜRTÜSEL DEĞİLDİR. NARSİSİZMDE PSİŞİK ENERJİ VE YATIRIM DÜRTÜDEN DEĞİL ÖZDEŞLİK HALİNDEN DOĞAR.

Winnicott, özdeş olma hali bozulduğu anda eril ögenin, örgütlenmenin ortaya çıktığını ve nesne ilişkisi kurduğunu[10] belirtir:

  • “Buna karşılık eril öğenin nesneyle ilişkisi ayrılmışlığı gerektirir. Ben örgütlenmesi ortaya çıkar çıkmaz bebek nesneye ben olmama ya da ayrı olma niteliğini yükler ve hayal kırıklığından kaynaklanan öfke de dahil olmak üzere altbenliğin çeşitli biçimlerde tatmin eder.” S. 105

Özdeşlerin Akışkan Özdeşleşimi

Burada narsisistik özdeş oluşun özel bir biçimini Winnicott’tan esinlenerek tanımlamak isterim. Şimdiye kadar özdeşleşme biçimleri parçasal, alansal, deposal ya da yüzeysel açıdan ele alınmıştır. Parça nesne olarak meme, bir kap olarak anne, iç ve dış alan, yüzeylerin yapışkanlığı üzerinden özdeşleşmeler tanımlanmıştır. Ben Winnicott'ın katıksız dişil ögenin oluş özelliğinin özdeş olmadaki dinamiğini açıklamak istiyorum.

Primer dişil kendiliğin ve oluş halinin akıcı, sıvısal ya da gaz gibi geçişken bir niteliği vardır. Oluş hali sıvı maddeleri tanımladığımız kelimelerle ifade edilebilir: Örneğin okyanussal his, kaynaşma, karışma, içine akma, taşma, dolma… Türklerde kadınlara sıvıların isimleri konur; Irmak, Bengisu, Deniz, Yağmur… Bu akışkan kendilik deneyimleri kendiliğin ilk hali olan duygulanımın özelliğini taşımaktadır. Bebeğin duygulanımı ve sesi yakınındakilerin içine akar. O gülüyorsa çevresindekiler de güler, o ağlıyorsa çevresindekiler de huzursuzlanır.

Kendilik ve nesne ilişkilerinde ilk özdeşleşme biçimi inkorporasyondur. Ama kendilik ve nesne ayrışmadan önceki, Winnicott’ın oluş hali ile özdeşleşme olarak tanımladığı özdeşleşme bir inkorporasyon değildir çünkü henüz bebeğin içine alabileceği bir ağız ya da emebileceği bir meme oluşmamıştır. Sadece süt ve huzursuzluk vardır. O yüzden bu özdeşleşme biçimsizdir (yerçekimsiz ortamdaki sıvı kütle görüntülerini düşünebilirsiniz) ve özdeş olma üzerinden gelişir. Saf bir su gibi olan bebek ve regresyonla sıvılaşmış anne birbirlerinin içine akarlar. İki sıvı sürekli iç içe geçerler. Bebeği ılık saf bir suya benzetirsek anne bu suya eklenen demli çay gibidir. İç içe geçerler, kaynaşırlar ama biri diğerini yemez ancak birbirlerinin doğalarını temelden değiştirirlerken sürekli bir özdeşlik hali ile var oluş yaratırlar. Ve böylelikle her an yeni temel bir nitelik kazanırlar. Anne ve bebek aynı özden, sıvıdan oluştukları için dışarıdan bu durum narsisistik bir özdeşleşmedir. Buna “özdeşlerin akışkan özdeşleşmesi” diyebilirim.  

 


[1] Freud, S. (1914) On Narcissism: An Introduction. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 14:67-102

[2] Devamı: Ayrıca, libidinal nesneye yönelimin kendini önemsemeyi arttırmadığını gözlemlemek kolaydır. Sevilen nesneye bağımlılık, bu duyguyu azaltır: âşık olan kişi alçakgönüllüdür. Seven kişi, bir bakıma narsizminin bir kısmını feda etmiştir ve bu, ancak sevildiği takdirde telafi edilebilir. Tüm bu açılardan bakıldığında, kendini önemseme, aşkın narsistik öğesiyle bağlantısını sürdürür gibi görünmektedir. S.98

[3] Freud, S. (1917) Mourning and Melancholia. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 14:237-258

[4] Freud, S. (1919) Introduction to Psycho-Analysis and the War Neuroses. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 17:205-216

[5] Freud, S. (1920) Beyond the Pleasure Principle. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 18:1-64: Psikanaliz, daha temkinli ilerleyerek, libidonun nesneden çekilip benliğe yönlendirilmesi (içe yönelim süreci) sürecinin düzenliliğini gözlemledi ve çocukların libidinal gelişimini en erken evrelerinde inceleyerek, libidonun gerçek ve özgün deposunun benliğin kendisi olduğu ve libidonun nesnelere yalnızca bu depodan yayılabildiği sonucuna vardı.

[6] Freud, S. (1920) Beyond the Pleasure Principle. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 18:1-64:

Yine de, psikonevrozların benlik dürtüleri ile cinsel dürtüler arasındaki çatışmaya dayandığını öne süren eski formülün bugün reddedilmesini gerektiren bir şey yoktur. Yalnızca, bu iki tür dürtü arasındaki ayrım, başlangıçta nitel bir fark olarak görülürken, artık farklı şekilde tanımlanmalıdır—yani topografik bir fark olarak. Ve özellikle, psikanalitik çalışmanın esas konusu olan aktarım nevrozlarının, benlik ile nesnelere yönelik libidinal yatırım arasındaki çatışmadan kaynaklandığı halen doğrudur.

Freud, S. (1923) Two Encyclopaedia Articles. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 18:233-260:

“Narsisizm.
Kuramsal bakımdan en önemli ilerleme, kuşkusuz, libido kuramının bastırmayı yapan benliğe uygulanması olmuştur. Benliğin kendisi, artık narsistik libido olarak tanımlanan bir tür libidonun rezervuarı (deposu) olarak görülmeye başlanmıştır; bu rezervuardan nesnelere yönelik libidinal yatırımlar dışarı akmakta ve yine buraya geri çekilebilmektedir. Bu kavramın yardımıyla, benliğin analizine girişmek ve psikonevrozları aktarım nevrozları ile narsistik bozukluklar olarak klinik düzlemde ayırmak mümkün hale gelmiştir.

İlkinde (histeri ve obsesyonel nevrozda), öznenin elinde dış nesnelere aktarılmak isteyen bir miktar libido bulunmaktadır ve analitik tedavi bu libido aracılığıyla yürütülür. Öte yandan, narsistik bozukluklar (erken bunama, paranoya, melankoli), libidonun nesnelerden geri çekilmesiyle karakterizedir ve bu yüzden analitik tedaviye neredeyse hiç açık değildirler.

Ancak bu terapötik erişilemezlik, psikanalizin bu hastalıkların (psikozlar arasında sayılanların) daha derinlemesine incelenmesinde en verimli başlangıçları yapmasını engellememiştir.”

Burada narsisistik bozuklukları demantia precox, paranoya ve melankoli olarak tanımlamıştır. Bu patolojiler ruhsal enerjinin ve kendiliğin çöküp dağıldığı durumlardır. Daha sonra bu durumların analitik yorumlamasında libido kuramı tamamen bırakılmıştır. Klein’ın ilkel savunma mekanizmalarını tanımlaması, saldırganlık üzerine yaptığı çalışmalar ile narsisizmin yanında bazı psikotik durumlar da analiz edilebilir hale gelmiştir.

[7] Freud, S. (1923) The Ego and the Id. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 19:1-66

[8] Freud S. Narsizm üzerine ve Schreber vakası, Çev. M. B. Büyükkal, İstanbul: Metis Yayıncılık; 1914, s. 36.

[9] A.g.e. s. 41

[10] Klinik olarak, aktif bir memeyle kurduğu özdeşlikle idare etmek zorunda kalan bir bebeğin durumunu ele almak gerekir; bir eril öğe memesidir bu. Ama yapan bir memeye değil, olan bir memeye ihtiyaç duyan birincil özdeşlik için tatmin edici değildir. Bu bebek "gibi olmak" yerine "gibi yapmak" ya da gibi yapılmak zorundadır, ki bizim bakış açımızdan bu son ikisi aynı şeydir. S. 106

Kız ya da oğlan bebek ya da hastadaki kız öğesi memeyi bulduğunda aslında kendilik bulunmuş demektir. Eğer, "kız bebek memeyle ne yapar?" diye sorulacak olursa, bunun cevabı şu olmalıdır: Bu kız öğesi memenin kendisidir, memeyle annenin özelliklerine sahiptir ve arzu uyandırıcıdır. Zamanla arzu uyandırıcı demek yenilebilir demek olur; bu da bebeğin arzu uyandırıcı ya da daha sofistike bir ifadeyle heyecan verici olduğu için tehlikede olduğu anlamına gelir. Heyecan verici olmak, birinin eril öğesine bir şey yaptırtmaya eğilimli olmaktır. Bu nedenle bir erkeğin penisi, kızda eril öğe faaliyeti yaratan heyecan verici bir dişil öğe olabilir. s. 107