• PSİKANALİZE GİRİŞ

  • KENDİLİK VE NESNE
    İLİŞKİLERİ

  • PSİKANALİZ

  • PSİKANALİTİK
    PSİKOTERAPİLER

  • PSİKANALİZLE
    SANAT-I-YORUM

WİNNİCOTT’IN KURAMINA BİRKAÇ KATKI

WİNNİCOTT’IN KURAMINA BİRKAÇ KATKI

Üçüncü Winnicott’ı Konuşmak etkinliğinde Philippe Jaeger ve diğer konuşmacılar Winnicott’ın temel kavramları üzerinde düşüneceğimiz güzel alanlar açtılar. Ana temamız “olmaya devam etmek” de temel bir yerden birçok konuyu yeniden değerlendirebileceğimiz malzemeler getirdi. Jaeger, olmak konusunu otistik kapanma üzerinden yine Winnicott’ın çok üzerinde durduğu içe kapanmanın oluşu sakatlaması ve engellemesi süreçlerini değerlendirdi. Jaeger, Winnicott’ın “İçe çekilme ve gerileme” makalesindeki olgu örneklerini bir tane daha eklemiş oldu. Ve Winnicott gibi, içine kapanmış bir hastasının yorumları ile nasıl dönüştüğünü bize gösterdi. Hastasıyla yaptığı analiz, içe çekilmeyi bırakarak gerileme kapasitesinin artması ile devam etmiştir. İçe çekilmeyi gerilemeye dönüştürebildikçe yani geliştirici çevre ile yeniden bağlantısını kurabildiğinde artık yaratarak olmaya ve iç dünyası ile dış dünyasının etkileşiminden yararlanmaya devam edebilecektir.

Kendiliğin temel bir özelliği: akışkanlık

Jager’in sunumundan sonraki oturumda Ferhan Özenen eril ve dişil ögeler üzerine yaptığı konuşmayla canlı bir tartışma başlattı. Eril ve dişil ögelerin etkileşimi, olması gerektiği gibi, tüm salonu harekete geçirdi. Özenen’in konuşmasından iki gün önce Winnicott’ın bu makalesini çalıştığımız bir sunum yapmıştım. Bu yüzden Winnicott’ın “Yaratıcılık ve kökenleri” makalesi zihnimde hala çok canlıydı. Makaleyi çalışırken geldiğim yer Özenen’in konuşması ile iyice zihnimde netleşti. Şöyle bir aşamaya gelmiştim: eril öge yani yapmak ve dişil öge yani olmak arasındaki etkileşimde oluş halindeki anne ile bebeğin durumunun sıvılar üzerinden bir formülasyonu ve eğer anne olamayıp yapma üzerinden bir etkileşime girerse bebek de olabilecek sıvı-katı etkileşiminin bir tanımı. Bu konuyu Freud’un “Yas ve melankoli” makalesi aracılığı ile de çalışmıştım. Orada özellikle odaklandığım konular; melankolinin dinamiğinde inkorporasyon savunma mekanizmasının temel yeri; kendilik, benlik ve nesne ilişkisiydi. Freud bunları makalesinde irdelemişti ve onun kendilik kelimesini kullandığı yerlere bakarak kendilik ve nesne ilişkisi açısından nasıl bir dinamik gösterdiğini araştırmıştım. O yazımda kendiliğin bazı özelliklerini de listelemiştim. Daha sonra Winnicott’ın “Yaratıcılık ve kökenleri” makalesi ve Özenen’in sunumunu dinleyince bu listeye eklenebilecek temel durumlardan birinin kendiliğin ve oluş halinin akıcı, sıvısal ya da gaz gibi geçişken niteliği olduydu. Buna şuradan da geldim oluş hali bazen sıvı maddeleri tanımladığımız kelimelerle ifade edilmekteydi: Örneğin okyanussal his, difüzyon, karışma, içine akmak, taşmak…

Bunu düşünmeme alan açan şey, “olan anne” ile bebeğin özdeşleşmesini anlatırken Winnicott’ın hiçbir savunmanın ya da dürtünün bu süreçte rol oynayamayacağı ile ilgili vurgusuydu. Bu yüzden önceleri bu özdeşleşmeyi bir inkorporasyon başlangıcı olarak görsem de sonrasında bunun nasıl bir şey olabileceği zihnimde daha da netleşti. Bu özdeşleşme bir inkorporasyon değildi çünkü henüz bebeğin içine alabileceği bir ağız ve meme oluşmamıştı. O yüzden bu özdeşleşme biçimsiz (yerçekimsiz ortamdaki sıvı kütle görüntülerini düşünebilirsiniz) saf bir su gibi olan bebeğin annenin regresyonla iyice sıvılaşması ile iki sıvının iç içe geçmesi olarak düşündüm. Yani bebeği ılık saf bir suya benzetirsek anne bu suya eklenen demli çay gibidir. İç içe geçerler, akarlar ve kaynaşırlar ama biri diğerini yemez ancak birbirlerinin doğalarını temelden değiştirirler. Ve böylelikle yeni temel bir nitelik kazanırlar. Anne ve bebek aynı özden, sıvıdan oluştukları için dışarıdan bu durum narsisistik bir özdeşleşme gibi görünür. Buna "özdeşlerin akışkan özdeşleşmesi" demek daha doğru geliyor. Bu durumun doğası narsisistik ve hatta temel bir narsisistik ilişki biçimidir.

İnkorporasyon benzeri bir içe alma biçimi: Bebeğin içine düşen meme

Bu sırada annenin kucaklaması daha sonra bebeğin benlik özelliklerine, kendiliğinin çeperine dönüşecek olan çay bardağı gibidir. Eğer anne, anne olamaz ve regresyon ile bebeğinin içine akamazsa o zaman sert bir nesne gibi bebeğin sıvı dünyasında bir çökelti olacaktır. Bunu, saf bir suyun içine bir taş düşmesi gibi düşünebiliriz. Bu durumda sıvı ile taş etkileşime giremezler ama her hareket taşın suyu dalgalandırmasına ve hareketlendirmesine neden olur. Hareket olmasa da taş bir hacim kaplayacak ve bebeği temsil eden sıvının hacmi genişleyecektir. Sıvının doğası taşın durumundan etkilenir ama birbirleriyle özdeşleşemezler.

Yukarıdaki süreçlere bir savunma ya da inkorporasyon olarak bakmamalıyız. Burada bir içe alma yoktur; oluşa gidebilecek doğal halinde bir iç içe karışma, oluşu bozacak doğal olmayan halinde ise annenin bebeğin içine düşmesi, içine (midesine) oturması vardır. Bollas buna yakın bir kavram olarak interjection’ı önermiştir ama anne ve bebeğin bu kadar gerilediği bir dönem için bebeğin “içine düşme”yi daha uygun görüyorum.

Winnicott bunu eril ve dişil ögeler üzerinden anlatmıştır ve işin içine cinsellik karışınca anlaması çok daha zor olmaktadır. Bu süreç; ayrılık, yas ve melankoli üzerinden düşünüldüğünde anlaşılması daha kolaydır. Ölüm ve yaşam arasında birçok iç içe geçiş ve karışma söz konusu olduğu halde ölüm ve yaşam arasındaki etkileşimi eril ve dişil arasındaki etkileşimden daha kolay kavrayabiliriz. Nitekim Freud “Yas ve melankoli”de açık bir biçimde inkorpore edilen kayıp nesnenin; yasın çalışılmasını, bu nesne ile etkileşime girilmesini ve benliğin işlemesini nasıl bozduğunu göstermiştir. Aynı dinamik bebeğin içine düşmüş olan anne ile de yaşanır. “Yaratıcılığın kökenleri” makalesinde ise Winnicott benzer bir sorunu eril ve dişil ögenin ayrı tutulduğu hastası üzerinden anlatır. Hastasının sıvı haldeki ve gelişmekte olan erilliğinin içine annesi (olmamış) dişil bir öge olarak düşmüş ve bu öge bir taş gibi değişmeden ama eril ögede bir olmamışlık hissi yaratarak ve ona haset ederek var olmaya devam etmiştir.

Okyanussal his yanılsaması

Ardından Dilek Özer konuşmasında Winnicott’ın anne bebek özdeşleşmesini özetledi. Buna değinirken süreci annenin bebeğin içine bir parçasını koyması biçiminde tanımladı. Burada eğer bu bir parça koyma biçiminde olursa (ki olma hali ile özdeşleşmeden sonra böyle olacaktır) bu Klein’ın tanımladığı introjeksiyon projeksiyon döngüsü olacaktır. Ya da anne gerileyerek sıvılaşmazsa bebeğin içine bir “parça” koyması özdeşleşmeye gidemeyecektir. Ben bunun öncesinde, bir parça koymadan annenin bebeğin içine, bebeğin annenin içine akması şeklinde daha akışkan bir süreç olduğunu düşünüyorum. Ancak bu şekildeki akışkan bir süreçte, Özer'in tanımladığı gibi bebek zamansız bir yaşamla zamanın içinde akarak var olabildiğini ve içinden dışarıya dışından içeriye bir akışın olduğunu hiç algılamadığını söyleyebiliriz. Tabii ki bu annenin bebeğin ihtiyaçlarıyla özdeşleşmesi ve bir iç-dış olmadan sanki bu akış gerçekleşiyormuş gibi bir yanılsama yaratması ile mümkündür. Belki anne, tümgüçlülük yanılsamasından önce bir “okyanussal his yanılsaması” yaratmaktadır.[1] Yine bu aşamada bebeğin kendine özgü bir zaman algısının henüz oluşmadığı dönemi düşünmek gerekir. Anne zamanı bebeği için zamansızlaştırmakta, kucaklama, bakım verme ve kendini adama ile anne bebeğinin tüm ihtiyaçlarına uyum sağlamaktadır. Böyle bakım veren, olmuş bir anneyi seyrederseniz sanki zamanda aktığını hissedersiniz. Hatta o akışa kapıldığınızı, etkilediğinizi de hissedebilirsiniz. Hafta sonunu kronolojik bir biçimde dakika dakikasını anlatan hasta, söylendiği gibi, terapistinin zihninde bir bütünleşme aramaktadır ama akamamaktadır da. Bu hasta için zaman su gibi akıp gidememektedir. Terapiste bir akış anlatmakta belki terapistin zihninde bir akışkanlık yaratmayı beklemektedir.

Behice Boran bebeğin yaşadığı zamansızlık hatta zamanın ötesinde olma halini ele aldı. Sara Kolker’den yaptığı alıntıda Kolker, bebeğin zamanın içinde “oluş”unun nasıl akıp gittiğini anlatmaktaydı. Olma halini; “bütün deneyimlerin arasında en basit olanıdır, herhangi bir yapı, duygu veya dürtüden önce gelendir, ruhsallığın özüdür” diyerek tanımlamıştı. Bu aşamada birim olmadan önce birisinin bütünü oluşturacak parçaları görüp şahit olması gerektiği, dışarıdan görülmediği takdirde var olamayacak bir bütün olacağını belirtti. Elbette bu akışkan, birbirinin içine akan ve karışan dişil-anne bebek ikilisinin dışarıdan bakabilen, bütünü anlayabilen parçaları birleştirebilen ve tüm bakımı yapabilen bir eril-anneye de ihtiyacı vardır. Ancak Winnicott’ın da altını çizdiği gibi eğer anne iç dünyasında dişil olamadıysa her türlü bakım, kucaklama ve erillik bebeğin içine akıp karışamayacaktır.

Burada şöyle bir sonuç da çıkmaktadır: dişil erilsiz, eril dişilsiz olamaz ve yapamaz. Winnicott’ın olmaya devam etmek tanımını da böyle görüyorum içinde “olma”yı ve “yapma”yı iç içe barındıran bir tanım. Olmak ve bu oluşu devam ettirebilmek için yapmak. Yoksa içinde yapmadan var olan şey cansız nesnelerdir. Eril ve dişil ögeleri, üzerinde düşünmek için ikiye ayırmayı öneriyorum: olmayı çok az içeren eril ve olmayı bolca içeren eril-dişil, yapmayı çok az içeren dişil ile yapabilen dişil-eril.

Yeter diyebilen baba ve erillik

Nergis Güleç anne olmakta zorlanan hastasıyla çalışmasını anlattı. Bu, eril ve dişil ögelerin ayrı tutulmasının ve bir etkileşime girememesinin bir çocuğu ve “olma” halini nasıl etkilediğini iyi gösteren bir vaka idi. Anne, anne/dişil olamıyordu ve olmamış bir erillik halindeydi ve bebeğine annelik yapmaya çalışınca bebek bu durumu protesto ediyor, ağzını kapatarak sanki “böyle olmuyor, olmaz” diyordu. İşin durumu kötüleştiren yanı baba da eril olamıyor ve anne ile eylemsellik ve yapmak üzerinden (karısı ve kızı ile her karşılaştığında karısını görmezden gelip kızını kucağına alarak) bir rekabeti giriyordu. Ortamda çok fazla annelik yapmaya çalışan vardı ama “oluş” halindeki dişil bir öge yoktu ve bu durumda bebek oluşuna yapılan müdahaleleri engellemeye çalışıyor ağzını kapatıyordu. Böylelikle bebek de bir yapma işine girişince bir bebek olarak oluşu bozulmuştu.

Güleç eril olanları dişil olana yaklaştırma çabasını açık bir biçimde anlattı. Bir miktar oluş haline yaklaşılmış anne sakinleşerek anne olma yolunda ilerleyebilmişti. Salondaki tartışma annenin anne olabilmesi için ona anne olabilen birisinin varlığının önemi üzerine odaklandı. Bu doğruydu ama bu sırada çok önemli bir faktörün ıskalandığını düşünüyorum: olmuş bir erilliğin eksikliği. Konuşmacıların konuşmasını dinlerken aslında “yeterince iyi anne” kavramının karşısında ya da yanında “yeter diyebilen bir baba” olmasının önemini gördüm. Güleç’in çalıştığı çiftteki baba “yeter diyebilen” bir baba olamamıştı. Bu olguda dişil ögenin eksikliği ve olmamışlık halleri bir eylemsellik olarak görülmektedir. Jaeger’in olgusunda ise bir içe çekilme olarak görülmüştü. Belki Güleç’in küçük hastası böyle bir aile içinde büyümeye devam etseydi ağzını kapatması daha sonra ağzını açamama ve içe çekilme yönünde gelişecekti. Annenin eylemselliği, sürekli bebeğini yedirmeye çalışması ama olmuş bir erillikle bağlantı kurarak “bu kadar yedirmem yeter” diyemeyişinde görülüyordu. Annenin konuşmaya başlama biçimi de bu durumun bir kanıtıdır: “Kocam fazla aşırıya kaçıyor!”. Kocası da karısına neyin fazla geldiğini anlayamaz ve “yeterlilik ve yetersizlik” halleri algılanamaz.

 


[1] İnsanlar grup içinde tümgüçlülük kadar okyanussal his yanılsaması ile kaynaşmanın yollarını da ararlar. En sevdiğimiz ve samimi olduğumuz gruplar okyanussal his yanılsamasına en çok yaklaştığımız gruplardır.